İnsan, doğumuyla birlikte geçer bu tezgahın başına. Narin gözlerine daracık bir aralıktan bu cazibenin parlak ışıkları giriverir. Pedalı altından; iğnesi gümüştendir.

Bizim yegane sermayemiz ise hiç şüphesiz, dünya ipliklerinden çok daha kıymetli, alem-i ervahın ipkliklerinden meydana gelmiş ulvi bir kumaş olan ruhtur.

Çocukluğumuz, durgun zihnimizin herhangi bir girift dalgayla aklımıza ufacık dahi olsun zerre desen yahut motif telkin edemediği o kabiliyetsiz ve çaresiz devir… Fakat imdadımıza yetişecek mahir bir terzimiz vardır. Tecrübesi hakikate nazaran kullandığı iğne kadar olsa da şevkat çanağına akan hisler bu zavallı yavrusuna yekpare ilmini aktarmasını söyler.

Ne bacaklarım pedalı rüzgarın saman çöpünü savurduğu gibi zahmetsizce hareket ettirebilir. Ne de ellerim örümceğin farkında bile olmadan muazzam bir desen meydana getirmesindeki gibi meziyete kabildir. Çoçukluğumuz bu itibarla annemizin himayesi altında çeşitli desen ve motifleri hafızaya işlemekle geçiyor. Ancak ayaklarımızın pedala eriştiği ve artık ellerimizin de iğneyi rahatlıkla ince mevkilerden geçirebildiği vakit olunca yalnız kalırız. Ve artık bize verilen nimeti en iyi şekilde değerlendirmek zorundayız. Elimizde gerekli olan edevattan yalnız birer tane var.

Keder erbabından oldukça uzak olmama rağmen kendimi gayet mustarip buluyorum. Zayıf yaradılışlı bedenimin taşıdığı bir çift gözün titreyen nazarları zaman zaman aklıma bir kül yığını boşaltmış gibi içindeki seyyal görme hissiyatını bulandırıyor. Ayaklarım ritim duygusuna müptela bir şeften farksız hareket ederken ansızın fıtratımın önüme koyduğu kusur tökezine takılıp yalpalıyor. Ellerim ise hilkat icabı nezaketten mahrum haliyle ince bir cisim olan iğneyi tutmakta güçlük çekiyor. Böyle bir kusur ve hata aleminde nihai gaye, bana teslim edilen bu ulvi emaneti tarifsiz bir güzellikle işleyebilmektir. Lakin zamanla anlıyorum ki marifet yolu rikkatten yani incelikten meydana gelmiştir. Ruhun bu istikamete ilerleyişi sırasında maruz kaldığı sıkıntılar,  tıpkı altının kaba tarafından kurtulmasına vesile olan ateşe benzemektedir.

Benimse tahammül ve sabır kalkanım bu zahmete mukavemet gücüne malik mi bilmiyorum. Yine de gençliğin kısa soluklu sert rüzgarında savrulan aklımın ödeyeceği bedeli görmekte güçlük çekmiyorum. Gaflete böylesine kapılmış vücudum bu tezgahın başında en bedbaht müsriflerin yaptığından daha ahmakça bir israfa imza atıyor. Ayaklarım aritmatik adımlarını çoktan karşısına çıkan bir şarampolde katletmiş, ritim hissiyatını da fani seslere kurban etmiştir. Gözlerim bu sahte serabın büyüsüne kapılıp nizamı tasavvur edebilmekten çok, uzaktaki bir cehalet uçurumuna kendini  atmış; ellerim ise bu ince işçiliğe pek de mayil olmadığının farkındadır. Gayretin en çaresiz hali, ellerimi hazana mahçup olan ağaç dalları gibi eğiyor. Kumaşa her teması, cahil bir cerrahın insan vücuduna en feci müdahalesini andırıyor. Kuşlardaki manevra hüneri gibi bir işçilik isteyen durumlarda ise kumaşın o mahallini berbat etmekten başka bir çare kalmıyor.

Biliyorum, eskiyen yalnızca işin uzvi boyutu değildir. Hususi bu maksat uğruna bana tayin edilen bu eşyaları gayet verimsiz bir şekilde yıpratıyorum. Bir gün gelecek ki pedal kırık, iğne yamuk, tezgah hurda olacak. Takdime kalacaksa adına eser demeye utanacağım heba olan bir parça paçavra… Sadece bir tek ümidim var. Çok sevdiğim, bu dikişte usta, son derece hünerli ve büyük sanatkar olan birinden geçer not dilemek.

Yazar Hakkında

Fehim Tuncer

Fehim Tuncer

Ankara'da Hukuk bölümü okuyorum. Şiire çok küçük yaşlarda başladım bir ara bıraktım ve terk etmemek üzere 16 yaşımda geri döndüm. Lisan ve edebiyat vazgeçilmezim. Şiirin müptelasıyım...

1 Comment

Yorum Yaz