“Zulüm 1453’te başladı” diye yazmıştı bir zamanlar Gezi’nin alnından öpülesi evlatları…

Yanlış! Aslında o birileri için zulüm 611’de İslamiyet ile birlikte başladı. Müslümanlar için mücadele yıllarıydı. İslamiyet ile şereflenen kıymetli insanlar, müjdeyi tüm dünyaya ulaştırmak için vargüçleriyle çalıştı. Yılmadılar ve zaferden zafere koştular. Evet bu, İslamiyet’i kabul etmeyen, edemeyen bedbahdlar için zulmün ta kendisiydi…

Sonra Devlet-i Aliyye altı asır boyunca adaletle hükmettiği topraklarda İslam’ın şiarını yükseltmeye devam etti. Ve karşısına çıkan engeller hep aynı kaynaklıydı. Haçlılar… Önceleri engel olmaya çalışmış ancak başaramamışlar, yenilgi üstüne yenilgi yaşamışlardı. Sadece 16. asırda Avrupa’da Türk ve İslam düşmanlığı ihtiva eden 2 bin 500 civarında kitap yazılmamış mıydı? Zihinlere kazınmak istenen ise ‘kana susamış Türk’ imajıydı. Yine kilise yaklaşan Osmanlı tehlikesini hatırlatmak için her cuma günü saat 9.00’da çanların çalınması talimatını vermemiş miydi? Öyle ki, Osmanlı zamanında başlayan bu karalama çalışmaları günümüze kadar aralıksız devam etmiyor mu? Bakın Florida eyaleti milletvekili olan Kelli Marie Stargel, 2011 Ekim’de aynen şu ifadeleri kullanıyordu: “Amerika’da medya kuruluşları Türkiye ile ilgili hep karalayıcı ve kötü haberler veriyor. Şimdiye kadar olumlu birşey hiç duymadık. Kandırıldığımızı Türkiye’ye geldiğimizde anladık.”

Evet… Pes etmediler. ‘Diren’diler. Denediler, denediler, denediler ve başardılar. Osmanlı’da devreye soktukları planla önce ahlak geriledi, sonra inanç zayıfladı ve devlet. Vurulan son darbe ise II. Abdülhamid Han’ın halliydi. Sonra mı? İşte bu defa iyiler için zulüm başlamış ve bir asır boyunca devam edecekti. Haçlı ordusu -ki bu tanımın içine bence Anglo-Saksonları ilk sıraya koymak kaydıyla bir torba dolusu ülke ve millet yerleştirebiliriz- hep oyun kurdu. Oyun kurallar dahilinde oynandı, piyonlar hep aynıydı. Kaybedenler hep aynıydı, kazananlar hep aynı…

Ne Oyunmuş Arkadaş!

Dünya büyük savaşlar atlattı. Düşman ve dostlar menfaatler uğrunda hep değişti. Bu menfaatler, insanlığın gideceği yolu belirledi. Vicdanlar devreden çıkalı çok olmuştu. Neredeyse ülkesinin diplomasi karekterini belirleyen kişi olan İngiliz Lord Palmerston yani Henry John Temple’ın politikasını özetlediği, Westminster Sarayı’nın girişinde de yazan şu meşhur sözü gibi, “Ebedi düşmanlar yoktu, ebedi çıkarlar vardı…”

Artık çıkarlar uğruna savaşan dünyada çoğunluğa sahip olan müslümanların nasıl kullanılacağı, her zaman çıkarlarını ön planda tutan ve hızla güçlenen ülkelerin projelerine bağlıydı. Nitekim, İngiliz casuslar her yerdeydi. Kraliçe’nin valileri verilen görevleri harfiyen yerine getiriyor, müslüman kılığına giren İngiliz casuslar camilerde namaz bile kıldırıyordu. Gün geçtikçe zayıflayan İslam’ın askerleri de oradan oraya savruluyor, oyunların piyonu olmaya devam ediyorlardı.

Yakın tarihte hazırlanmış olan projelerden birisi de Yeşil Kuşak Projesi’ydi.

Amerika Birleşik Devletleri müslüman dünyası ile ilk gerçek temasını, II. Dünya Savaşı’nın ardından oluşan iki kutuplu dünyada, İngiltere’nin boşalttığı Orta Doğu’ya adım atmasıyla yaşamıştı. Hür dünyanın savunucusu (!) ABD ile Sovyetler Birliği arasında soğuk savaşın başladığı yıllara tekabül etmişti aşağı yukarı bu. Soğuk Savaş’ta bu iki kutup yani ABD ve Sovyetler birbirlerine silah doğrultmamıştı. Vekil savaşları ve ideolojik yarışlardı dönemin olayları. Ve bu vekillerdendi ‘radikal’ İslamcılar… SSCB, anti-Amerikancı, milliyetçi yerel grupları kullanırken, ABD İslamcı gruplarla çalışmayı kendi çıkarlarına uygun bulmuştu.

the-afghan-warriors-during-the-soviet-war

Bir Grup Afganistan Savaşçısı

27 Nisan 1978’de muhalif solcular tarafından Afganistan’da demokratik cumhuriyet ilan edilmişti. Yönetim ve ordu, dünyanın iki kutbundan biri olan Sovyetlerle yakın temas içindeydi. Afganistan’da Rusya yanlısı siyasilerin iktidara gelmesi birilerini rahatsız etmiş ve düğmeye basılmıştı. ABD, komünist Necibullah rejimine karşı Afgan cihadcıları destekledi. Afganistan-Pakistan sınırına kurulan askeri kamplarda, Amerikan subaylar tarafından eğitime tabi tutulan mücahidler, Sovyet ordularına karşı örgütlenmişlerdi. Nitekim 27 Aralık 1979’da Sovyetler’in tertiplediği ordu Necibullah’ın daveti ile ülkeyi işgal etmiş, ABD’nin mücahidleri ile savaşa başlamıştı. 15 yıl süren bu mücadelenin galibi ABD olmuş, büyük kayıplara sebep olan savaş Mihail Gorbaçov’un emriyle sona ermişti.

usa-afghanistan-soldiers_jpg_1000x297x1

Peki Afganistanlı Müslümanlar bu oyunda nasıl rol almış, aldırılmıştı?

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a gözünü dikmesi üzerine ABD, Sovyetler Birliği’ni çevrelemek ve güneye inmesini engellemek için ‘Yeşil Kuşak Projesi’ni devreye soktu. Projeyle ABD, İslam ve Müslümanlardan faydalanma yolunu seçti. Bu bağlamda ABD, İslam’ın radikal/cihadcı söylemine destek vererek cihadın yıllarca Müslümanlar tarafından ihmal edilen bir görev olduğunu vurguladı. Afganistan’ın işgalinin, bu görevi yerine getirmek için çok iyi bir fırsat olduğu gündeme taşındı. Çünkü ABD’ye göre Sovyetler Birliği, tanrı tanımaz, ateist ve şer imparatorluğu idi ve bu imparator-luk bir Müslüman ülke olan Afganistan’ı işgal etmişti. Yani ABD bu projeyle, kendi dış politik çıkarları açısından çok tehlikeli gördüğü Sovyetler Birliği’nin bu girişimini, Müslümanlara satmasını çok iyi bildi. ABD, Sovyetler Birliği ile girmiş olduğu çatışmayı/savaşı kendisi doğrudan müdahil olmayarak vekil savaşçılarla halletme yolunu seçti.
Peki sonra… Afganistan dünyanın ortasına pimi çekilerek atılmış bir el bombasına dönmüştü. Proje kapsamında İslam coğrafyasından, Avrupa ve Amerika’dan toplanan ve Afganistan’da eğitilen bu cihadcılar, savaşın ardından birer teröriste dönüştürülmüştü. Çare arayışı bu defa da ‘Ilımlı İslam’ çalışmalarına yöneltmişti Amerika’yı. Ancak ne çare…

Bütün bu olaylar olurken Türkiye ne mi yapıyordu? Yine hayata geçirilen bir projenin sonuçlarıyla kendi iç savaşını veriyor, gençler -hatta kardeşler- birbirlerini vuruyor, peşinden bir askeri darbe oluyor, bütün kazanımlar bir anda siliniyor ve Müslümanlar yine kaybediyordu.

134_1979-89_The-Soviet-Afghan-War_00

Cephede Bekleyen Afganistanlılar

Bakın yıllar sonra Erol Cihangir ne yazacaktı: “Bundan yıllar önce soğuk bir aralık ayının başlarında, Türkiye’nin kendine mahsus ateş ve barut günlerinden birinde, Sovyet Kızılordusu’nun Kabil’le hava köprüsü kurmasını, artık adı bile unutulan bir Bâb-ı Ali gazetesinin sütun aralarında kaybolup gitmek üzere olan küçük bir haberle geçiştirdiğini çok iyi hatırlıyorum…”

Ne diyelim, artık uyanmalı mıyız?

NOT: Yeşil Kuşak’ın ardından başlatılan diğer bir oyun olan Ilımlı İslam ile tam zıddı bir proje olan İslamofobi nasıl aynı anda yürütüldü? Uluslararası İlişkiler Başlığımızı takipte kalın…


 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
1. ABD’nin Müslüman Savaşçıları, Mehmet Şahin
2. Adı Afganistan’dı Talibanlar’ın Eline Nasıl Düştü?, Korgeneral Rauf Beg
3. Avrupa Ailesindeki Üvey Kardeş Türkiye, Oğuzhan Yanarışık
4. Wikipedia

Yazar Hakkında

Şamil Bey

Şamil Bey

Biraz uluslararası ilişkiler öğrencisi, biraz gazeteci, tam bir ecdad sevdalısıyım. Öğrenmenin sadece iyi okumakla olduğuna inananlardanım. Herşeyi ve heryeri...

Yorum Yaz